Grizzly Bear, Brooklyn, New York merkezli bir indie rock grubudur. Kökleri 2000′li yılların başlarına dayanan grup, Edward “Ed” Droste, Chris Taylor, Daniel Rossen ve Christopher Bear’ın bir araya gelmesiyle oluşmuştur.
Aslen Ed Droste’ın evinde bir tür hobi olarak yürüttüğü solo proje olarak başlayan Grizzly Bear, Chris Taylor’un katılımıyla bir grup projesine dönüşmeye başlamış; ve o sıralar Chris’in ev arkadaşı olan Daniel Rossen’in de katılımıyla şu anki Grizzly Bear halini almıştır.
2004 yılında, çoğunluğu Ed Droste’un geçmiş çalışmalarından oluşan ilk albümleri, Horn of Plenty’i piyasaya sürdüklerinde, The Rolling Stones dergisinden “Şarkıların saf atmosferik kuvvetleri sizi hipnotize etmeye yetecek de artacaktır.” şeklinde bir yorum almışlardır. İlk albümleriyle böyle pozitif bir yorum almaları, gözleri hemen ikinci çıkaracakları albüm olan, “Yellow House”a döndürmüştür. Ve nihayet 2006 yılında, bu sefer Ed Droste’un şahsi emeklerinden çok, kollektif bir çalışmanın ürünü olan “Yellow House”, New York Times ve Pitchfork Media tarafından 2006 yılının en iyi albümleri arasında gösterilmiştir.
2008 yılına gelindiğinde ise Grizzly Bear, artık Radiohead’in alt grubu olarak sahne almakta ve Jonny Greenwood tarafından “en sevdiğim yeni müzik grubu” olarak tanıtımı yapılmaktadır. Radiohead ile çalışmanın onlar için “rüya gibi” bir deneyim olduğunu belirten grup, yine de kendilerini başarının getirdiği rahata alıştırmamış, 2009 yılında “Veckatimest” adlı albümlerini bizlerle buluşturmuştur.
Two Weeks ise, Grizzly Bear’ın “Veckatimest” albümlerinin ikinci şarkısı ve albümden çıkan ilk single olma özelliğini taşıyor.
Fun, New York’da The Format grubundan tanıdığımız Nate Reuss tarafından kurulmuş bir indie grubudur. Müzik grubunda Nate dışında, Anathallo grubundan Andrew Dost ve önümüzdeki günlerde şarkılarını tanıtacağım Steel Train grubundan Jack Antonoff da bulunuyor.
Patrick Watson, 1979 doğumlu Kanada asıllı şarkıcı/söz yazarı olmakla beraber, Frontman’liğini yaptığı grubun da adıdır. Yaptıkları müziğin, klasik müzik ve pop’un, indie ile harmanlanması sonucu oluştuğunu söyleyebiliriz. Grup en çok tarzları dolayısıyla Jeff Buckley, Andrew Bird, Rufus Wainwright gibi isimlerle kıyaslanmaktadır.
Buddy Holly (1936-1959) aslen Charles Hardin Holley olup, plak şirketi sözleşmesine isminin yanlış yazılmasından dolayı Buddy Holly olaraktan rock n roll aleminde kısa süreli ve çok etkili bir fırtına estirmiş hıçkırık sesli bir abimizdir.
“The Complete Recordings” uyduruk bir best of albüm ismi gibi görünse de, müzik tarihine yön veren bir olayı vardır. Rock n roll’un, classic rock’ın ve hatta hard rock’ın blues kökeninden geldiğini biliriz. Ama aslında esinlenme bununla sınırlı değildir. Şu an dinlediğimiz pek çok türün içinde, bir kuzey ülkesinden veya başka alakasız bir yerden olsun olmasın blues esintisi bulabiliriz. Robert Johnson da, Delta Blues’un önde gelen abisi, ve hatta rock n roll’un dedesi olarak bilinir. Hatta rock n roll’un yükselişindeki Amerikan ırkçılığı konulu komplo teorisini burda da destekliyorum. Aslında kiliselerden gospel olarak Afrika kökenli Amerikalıların çıkarttığı, sonra toplumsal şartlara meydan okurcasına bir dünya harikasına çevirdiği, adına da blues dediği bu müziğin bu kadar yükselmesinden tedirgin olan bir toplum, bu olan biteni beyazlara mal ederek rock n roll’un krallarını icat etmiştir. Ama blues hiçbir zaman arka planda tutulamamıştır. Kendisini de deli gibi sevip saymama rağmen, Elvis Presley’nin ilk dönemlerinde seslendirdiği pek çok şarkının aslında Afrika kökenli Amerikalı abilere ait şarkılar olması buna bir örnek.
Gerçek adı Eleanora Fagan. Eleanora denince benim gözümün önüne Viktorya döneminden peydah, korseli sapsarışın ince kaşlı ablalar geliyor. Eleanora da bunun farkına varmış; menejerine, makyözüne, eşine dostuna “Bundan sonra beni Billie diye çağıracaksınız. Eleanora diyene bakmıycam.” diyerekten salık vermiş. Yok yok. Billie’nin çok zor bir hayatı olmuş. Sesi de zaten o kadar buruk ki, insana “keyiflensem mi üzülsem mi” dedirtir. Tam bir şarap müziği. 1930′ların en takdire şayan kadın vokallerinden biridir kanımca. Lester Young, Louis Armstrong, Teddy Wilson, Benny Goodman gibi amcalarla çalışmıştır. Kendisine en son Public Enemies’in soundtrack’inde rastlandı. The Man I Love ile birlikte, bu filmde Love Me Or Leave Me ve Am I Blue şarkıları da duyuluyor. Yeterli tam görsel kaynak elde etmekte zorlandığım için bu şarkıyı resimlerle birlikte dinleyebiliciiz.
Hallucinogen adıyla da bilinen Simon Posford ve psychedelic trance ‘i dünyaya tanıtanlardan Raja Ram ‘in ortak projesi olan Shpongle ‘ın 3. albümü gerideki iki albüm “Are You Shpongled?” ve “Tales of the Inexpressible” ‘ı gölgesinde bırakıyor. Bilgisayardan üretilen sesler ve konuşmaların vokaller ve canlı kayıtlarla birleştirilmesi alışkanlığı bu albümde de devam ederken farklı tadını Simon Posford’un deyimiyle “20 bölümden oluşan 8 parça”yı dinlerken alıyoruz. Albüm aynı zamanda dinlerken sesini çok kez duyabileceğimiz, 2000 yılında ölen yazar ve saykodelik araştırmacısı olan Terence McKenna ‘ya adanmış.
God Help The Girl, Stuart Murdoch’un beş yıldır üzerine çalıştığı ve sonunda 2008 yılında tamamladığı projesi ve albümünün adı. Fakat bunun yanında 2010 yılında da müzikal film olarak karşımıza çıkacak bir başka projenin de adı. Sanırım soundtrack’i, filmden önce çıkmış tek yapım bu olacaktır.